EN ÖLÜMCÜL UYUŞTURUCUSU ALKOL MÜ?
Ölümcül İlaçlar: https://www.statnews.com/alcohol-epidemic-hiding-plain-sight-deadliest-drug-series/
ABD’de insanlar yıllardır fentanyl, eroin, metamfetamin ve kokain krizini konuşuyor. Haber bültenleri “uyuşturucu salgını” başlıklarıyla dolu. Politikacılar sınır güvenliği, karteller ve sentetik opioidler üzerine sert açıklamalar yapıyor. Ancak bütün bu tartışmaların ortasında çok daha büyük bir halk sağlığı felaketi neredeyse görünmez hâlde büyümeye devam ediyor: alkol.
STAT News – The Deadliest Drug series serisinin ortaya koyduğu tablo sarsıcıdır. Çünkü ABD’de her yıl yaklaşık 178 bin ölüm doğrudan veya dolaylı olarak alkolle ilişkilendirilmektedir. Bu sayı birçok yasa dışı uyuşturucunun toplam ölüm yükünden daha fazladır. Başka bir ifadeyle, toplumun “uyuşturucu” olarak damgaladığı maddelerden daha fazla insanı yasal olarak markette, restoranda, stadyumda ve televizyonda reklamı yapılan bir madde öldürmektedir.
CDC verilerine göre ABD’de alkol ilişkili ölüm sayısı son yıllarda dramatik biçimde artmıştır. Özellikle COVID-19 pandemisi sonrası tablo daha da ağırlaşmıştır. Pandemi döneminde yalnızlık, izolasyon, ekonomik stres, evden çalışma düzeni ve psikolojik çöküşle birlikte ağır içicilik belirgin şekilde yükseldi. 2016–2017 ile 2020–2021 arasında alkol ilişkili ölüm oranlarında yaklaşık %30’a yakın artış meydana geldi. Bazı yaş gruplarında bu artış çok daha yüksekti.
En çarpıcı nokta ise şudur: toplum bu ölümleri “uyuşturucu krizi” olarak algılamamaktadır. Çünkü alkol kültürel olarak “normal” kabul edilmektedir.
Düğünlerde vardır. Futbol maçlarında vardır. İş yemeklerinde vardır. Üniversite kültürünün merkezindedir. Reklamlarda başarı, sosyallik, rahatlama, erkeklik, özgürlük ve modern yaşam tarzıyla ilişkilendirilir. İnsanlar çoğu zaman alkolü bir psikoaktif madde değil, gündelik hayatın doğal bir parçası gibi görür.
Oysa biyolojik açıdan bakıldığında alkol güçlü bir nöropsikiyatrik ve toksik ajandır. Alkol yalnızca siroz yapan bir madde değildir. Günümüzde:
- karaciğer hastalıkları,
- pankreatit,
- hipertansiyon,
- atriyal fibrilasyon,
- inme,
- kardiyomiyopati,
- gastrointestinal kanserler,
- meme kanseri,
- ağız ve özofagus kanserleri,
- demans,
- depresyon,
- intihar,
- trafik kazaları,
- aile içi şiddet,
- cinayet,
- fetal alkol sendromu
gibi çok geniş bir hastalık ve ölüm spektrumuyla ilişkilidir.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yılda yaklaşık 3 milyon ölüm alkolle ilişkilidir. Bu, tüm ölümlerin yaklaşık %5’ine karşılık gelmektedir. 20–39 yaş grubundaki ölümlerin yaklaşık %13’ü alkolle bağlantılıdır. Yani alkol yalnızca yaşlılarda değil, genç erişkinlerde de büyük ölüm yükü oluşturmaktadır.
En çarpıcı bilimsel dönüşümlerden biri kanser konusundadır. Uzun yıllar toplumda “az miktarda alkol faydalı olabilir” algısı yaygın biçimde yerleşmişti. Özellikle kırmızı şarabın kardiyovasküler koruyucu etkileri medya tarafından yıllarca romantize edildi. Ancak son yıllardaki büyük epidemiyolojik analizler bu anlatıyı ciddi biçimde sarsmıştır.
Bugün birçok uzman güvenli alkol düzeyinin gerçekte sıfıra çok daha yakın olduğunu savunmaktadır. Çünkü:
- düşük miktarda tüketim bile meme kanseri riskini artırabilmekte,
- gastrointestinal kanserlerle ilişki gösterebilmekte,
- atriyal fibrilasyon riskini yükseltebilmekte,
- beyin hacmi kaybıyla bağlantılı olabilmektedir.
Başka bir ifadeyle: “Az miktarda içki sağlıklıdır” anlatısı da tıpkı geçmişte sigara reklamlarında olduğu gibi ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmıştır.
STAT serisinin en güçlü taraflarından biri alkol endüstrisinin rolünü incelemesidir.
Çünkü modern alkol pazarı yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Bu aynı zamanda devasa ekonomik çıkarların şekillendirdiği bir sistemdir. ABD’de alkol endüstrisinin ekonomik büyüklüğü yüz milyarlarca doları bulmaktadır. Spor organizasyonları, televizyon yayınları, konserler, dijital medya ve eğlence sektörü alkol reklamlarıyla iç içe geçmiştir. Büyük markalar gençlik, eğlence, özgürlük, başarı ve sosyal kabul algısını bilinçli biçimde kullanmaktadır.
Bu durum birçok araştırmacıya göre geçmişteki tütün endüstrisinin stratejilerine benzemektedir:
- zararların küçümsenmesi,
- “sorumlu kullanım” söylemi,
- bilimsel belirsizlik vurgusu,
- agresif reklam,
- sponsorluklarla kültürel meşrulaştırma,
- halk sağlığı düzenlemelerine direnç.
Sigara bugün birçok ülkede ağır regülasyon altındadır. Ancak alkol hâlâ çok daha yumuşak sosyal algıya sahiptir. Toplumun uyuşturuculara yaklaşımındaki çelişki burada çok görünür hâle gelir. Örneğin:
- fentanyl kullanıcıları “bağımlı”,
- eroin kullanıcıları “uyuşturucu hastası”,
- ancak her akşam ağır alkol tüketen milyonlarca insan “normal sosyal içici”
olarak görülmektedir.
Oysa biyolojik zarar açısından tablo çoğu zaman çok daha karmaşıktır.
ABD’de alkol kullanım bozukluğu yaşayan milyonlarca insanın önemli kısmı hiçbir zaman tedavi almamaktadır. Çünkü:
- damgalanma,
- inkâr,
- kültürel normalleşme,
- sağlık sisteminin yetersiz taraması
erken müdahaleyi engellemektedir.
Birinci basamakta hekimler çoğu zaman alkol tüketimini yüzeysel biçimde sorgulamakta; hastalar ise gerçek tüketim miktarını olduğundan düşük bildirmektedir.
Bunun sonucu olarak insanlar çoğu zaman:
- siroz,
- pankreatit,
- gastrointestinal kanama,
- nörolojik hasar,
- ağır depresyon,
- intihar girişimi
gibi ileri komplikasyonlar gelişene kadar sistem içine girmemektedir.
Alkolün en görünmez etkilerinden biri de psikiyatrik boyutudur. Birçok insan alkolü:
- anksiyeteyi azaltmak,
- uyuyabilmek,
- yalnızlığı bastırmak,
- sosyal rahatlama sağlamak,
- travmayı uyuşturmak
amacıyla kullanmaktadır.
Ancak kronik kullanım uzun vadede:
- depresyonu artırabilir,
- anksiyeteyi kötüleştirebilir,
- uyku kalitesini bozabilir,
- dürtüselliği artırabilir,
- intihar riskini yükseltebilir.
Bu nedenle alkol çoğu zaman “rahatlatıcı” değil, uzun vadede psikiyatrik kırılganlığı derinleştiren bir maddeye dönüşebilir.
Toplum hangi maddenin “uyuşturucu”, hangisinin “normal” olduğuna çoğu zaman bilimsel verilere göre değil; tarihsel, kültürel ve ekonomik güç ilişkilerine göre karar vermektedir.
Bu nedenle alkol, yarattığı devasa ölüm ve hastalık yüküne rağmen hâlâ “gündelik hayatın sıradan bir parçası” gibi algılanmaktadır.
Oysa mevcut veriler alkolün modern toplumun en büyük ama aynı zamanda en fazla normalleştirilmiş halk sağlığı krizlerinden biri olabileceğini düşündürmektedir.






