MARKALI DOKTORLAR, MARKALI SAHTEKARLAR
Prof. Dr. F. Cankat Tulunay
Yıllar önce “Markalı Doktorlar” başlıklı bir yazı yazmıştım (https://klinikfarmakoloji.com/index.php/aci-ilac/markali-doktorlar). O günlerde bazıları bu yazıyı abartılı, sert, hatta haksız bulmuştu. Çünkü birçok insan için doktor hâlâ yalnızca “bilim insanı” idi; ilaç firmalarıyla, pazarlama stratejileriyle, reklam mekanizmalarıyla veya ekonomik sistemle ilişkisi konuşulmak istenmiyordu. Oysa ben o yıllarda tıbbın sessiz ama derin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyordum. Bazı doktorların alınlarında görünmez markalar vardı. Kimisinin alnında Prozac, kimisinin Paxil, kimisinin bir antihipertansif, kimisinin bir statin yazıyordu. Artık bazı hekimler yalnızca bilimsel kanaatleriyle değil, temsil ettikleri ürünlerle tanınıyordu.
Bugün, aradan geçen yıllardan sonra dönüp baktığımda şunu görüyorum: 2013’te anlattığımız dünya ortadan kalkmadı. tam tersine daha karmaşık, daha güçlü ve daha görünmez hale geldi.
Eskiden ilaç firmalarının en önemli silahı ilaç temsilcileriydi. Hastane koridorlarında dolaşan mümessiller vardı. Kongre davetleri, otel toplantıları, akşam yemekleri, sponsorlu seyahatler, renkli kalemler, masa takvimleri, numune ilaç kutuları… Tıp dünyasının pazarlama dili büyük ölçüde buydu. Doktor ile firma arasındaki ilişki çoğu zaman yüz yüze kuruluyordu. Bugün ise oyun tamamen değişti. Artık mümessiller yalnızca hastane koridorlarında dolaşmıyor. Telefonlarımızın içine girdiler. Sosyal medya akışlarımızda dolaşıyorlar. YouTube videolarında, podcastlerde, sponsorlu webinarlarda, algoritmaların önerdiği kısa videolarda karşımıza çıkıyorlar. Tıp yalnızca bilimsel bir alan değil; aynı zamanda “attention economy” denilen dikkat ekonomisinin bir parçası haline geldi. Modern çağın markalı doktoru artık yalnızca bir ilaç firmasının konuşmacısı değildir. Aynı zamanda sosyal medya fenomenidir. Dijital bir markadır. Bir algoritma ürünüdür.
Bugün Instagram ve TikTok çağında bazı doktorların alnında artık Prozac ya da Diovan değil; Ozempic, Wegovy, Mounjaro, testosteron ürünleri, longevity tedavileri, serum klinikleri veya wellness markaları yazıyor. Tıp giderek daha fazla “lifestyle medicine” ile tüketim kültürünün kesiştiği bir alana dönüşüyor.
Eskiden ilaç firmaları doktorları ikna etmeye çalışıyordu. Bugün ise çoğu zaman hastalar ilacı doktordan talep ediyor. Sosyal medya videolarıyla kendi kendine ADHD tanısı koyan insanlar, GLP-1 ilaçlarını yaşam tarzı ürünü gibi gören kullanıcılar, TikTok videolarıyla “hormon eksikliği”, “kortizol bozukluğu”, “detoks ihtiyacı” olduğuna inanan milyonlar ortaya çıktı. Yalnız doktorlar değil, hastalar da markalaştı.
Modern tıbbın en büyük dönüşümlerinden biri de “disease mongering”, yani hastalık yaratma endüstrisinin büyümesi oldu. Normal insan deneyimleri giderek medikalize edildi. Üzüntü depresyonun, çekingenlik sosyal anksiyetenin, yaşlanma testosteron eksikliğinin, günlük dikkat dağınıklığı ADHD’nin, birkaç kilo fazlalığı ise kronik farmakolojik müdahalenin alanına dönüştü. İnsanlar artık yalnız hastalıklarından değil, risklerinden, olasılıklarından, gelecekte hasta olma ihtimallerinden dolayı da tedavi görüyor.
Bunun arkasında yalnızca kötü niyetli birkaç şirket yok. Çok daha büyük bir sistem var. Akademik yayın baskısı, performans sistemi, özel hastane ekonomisi, sosyal medya görünürlüğü, algoritmalar, yatırım fonları, wellness endüstrisi ve farmasötik pazarlama birbirine karışmış durumda. “Markalı doktor” artık sadece etik zafiyeti olan birey anlamına gelmiyor; sistemin ürettiği bir karaktere dönüşüyor.
Bu süreçte bilim de markalaştı. Ghostwriter’lar (hayalet yazarlar) tarafından yazılan makaleler, sponsorlu tedavi rehberleri, seçici raporlar, spin, negatif sonuçların gizlenmesi, manipüle edilmiş meta-analizler, şirket destekli kanaat önderleri modern tıbbın en tartışmalı alanlarından biri haline geldi. Defalarca yazdığımız, Study 329 olayı, opioid krizinde Purdue’nin rolü, Vioxx skandalı, Avandia tartışmaları, GSK’nin Çin’deki rüşvet ağı ve daha birçok örnek aslında aynı gerçeği gösteriyordu: Bilimsel literatür tamamen tarafsız bir alan değildi.
Özellikle opioid krizi bu dönüşümün en dramatik örneklerinden biri oldu. Bir dönem ağrı “beşinci vital bulgu” olarak sunuldu. Daha fazla opioid yazan doktorlar “şefkatli”, yazmayanlar ise duyarsız gibi gösterildi. Sonuç milyonlarca bağımlı insan, yüzbinlerce ölüm ve modern tıp tarihinin en büyük halk sağlığı felaketlerinden biri oldu. Bir ilaç yalnızca farmakolojik bir ürün değil; aynı zamanda ekonomik bir hikâye, pazarlama stratejisi ve kültürel propaganda nesnesiydi.
Türkiye de bu dönüşümün dışında kalmadı. Kongre ekonomisi, konuşmacı doktor sistemi, advisory board’lar, sponsorlu eğitimler, performans baskısı, özel hastane rekabeti ve son yıllarda sosyal medya hekimliği yeni bir kültür oluşturdu. Bazı doktorlar artık bilimsel çalışmalarından çok takipçi sayılarıyla tanınıyor. Kimi zaman tıbbi bilgi ile reklam arasındaki sınır belirsizleşiyor.
Özellikle estetik merkezleri, wellness klinikleri, anti-aging laboratuvarları ve “kişisel sağlık markaları” modern tıbbın en agresif ticari alanlarından biri haline geldi. Bir dönem ilaç firmalarının sponsorlu kongrelerinde şekillenen pazarlama anlayışı, bugün sosyal medya destekli dev bir sağlık-tüketim endüstrisine dönüştü.
Modern insan yaşlanmaktan korkuyor. Şişmanlamaktan korkuyor. Yorulmaktan korkuyor. Saçının dökülmesinden, kırışıklıklardan, cinsel performans azalmasından, dikkat dağınıklığından, mutsuz görünmekten korkuyor. Wellness ve anti-aging sektörü tam da bu korkuların üzerine kuruldu. İnsanlara artık yalnız tedavi değil; “daha üstün bir versiyon” olma vaadi satılıyor ve milyonlarca saf alıcı buluyor.
Bugün sosyal medyada bazı doktorlar adeta hekim değil, lüks yaşam fenomeni gibi davranıyor. Sürekli serum takılan genç insanlar, “detoks” paketleri, glutathione infüzyonları, “NAD youth therapy”, hormon optimizasyonu, biyolojik yaş ölçümleri, IV vitamin kürleri, longevity protokolleri, testosteron gençleştirme paketleri ve bilimsel zemini son derece tartışmalı onlarca uygulama milyonlarca dolarlık bir sektör yarattı. Daha da kötüsü, bu uygulamaların önemli bir kısmının ciddi bilimsel kanıtı yok, bazıları ise doğrudan zarar verebiliyor.
Bugün birçok wellness merkezinde kontrolsüz testosteron kullanımı, yüksek doz vitamin infüzyonları, bilimsel dayanağı olmayan “detoks” uygulamaları, ozon tedavileri, deneysel kök hücre girişimleri, kontrolsüz peptid uygulamaları, ağır metal temizleme kürleri, sahte biyolojik yaş testleri ve “adrenal fatigue” gibi bilimsel karşılığı olmayan tanılar rutin hale gelmiş durumda.
Bu sektörün en tehlikeli taraflarından biri de bilimin diliyle pazarlama yapmasıdır. Klinik görünümlü mekanlar, beyaz önlükler, laboratuvar cihazları, biyokimyasal grafikler, “hücresel yenilenme”, “epigenetik optimizasyon”, “mitokondri desteği”, “DNA yaş analizi” gibi bilimsel terimler kullanılarak insanlar etkileniyor. Oysa bu uygulamaların önemli bir kısmı ya zayıf kanıta dayanıyor ya da tamamen spekülatif. Bazı uygulamalar ise doğrudan tehlikeli.
Kontrolsüz testosteron kullanımının:infertilite, kardiyovasküler risk, polisitemi, hormonal baskılanma gibi ciddi sonuçları olabilir. Yüksek doz vitamin-serum uygulamaları: böbrek hasarı,elektrolit bozuklukları, enfeksiyon, damar komplikasyonları oluşturabilir. Kök hücre adı altında yapılan bazı işlemler: tümör riski, enfeksiyon, bağışıklık reaksiyonları, geri dönüşsüz komplikasyonlar doğurabilir. Ozon tedavisi gibi bazı uygulamalar ise hâlâ birçok alanda güçlü bilimsel kanıttan yoksundur. Buna rağmen “mucize tedavi” gibi pazarlanabilmektedir
Türkiye’de bugün binlerce insan birkaç haftalık kurslarla veya tartışmalı sertifikalarla kendisini “anti-aging uzmanı”, “wellness danışmanı” veya “longevity doktoru” olarak pazarlayabiliyor. Beyaz önlük, birkaç laboratuvar grafiği ve sosyal medya filtresi modern çağın en güçlü tıbbi dekoruna dönüşmüş durumda. Instagram, facebook ve benzerleri artık yalnızca bir sosyal medya platformu değil; modern çağın en büyük kontrolsüz sağlık fuarlarından biri haline geldi.
Bugün birçok wellness kliniğinde:
- gereksiz hormon tedavileri,
- kontrolsüz testosteron kullanımı,
- yüksek doz vitamin infüzyonları,
- bilimsel dayanağı olmayan “detoks” uygulamaları,
- kök hücre adı altında deneysel işlemler,
- ozon tedavileri,
- kontrolsüz peptid uygulamaları,
- ağır metal temizleme kürleri,
- sahte biyolojik yaş testleri,
- kanıta dayanmayan mikrobiyom analizleri,
- “adrenal fatigue” gibi bilimsel karşılığı olmayan tanılar
rutin hale geldi.
Bazı insanlar artık hasta oldukları için değil, “daha iyi versiyonlarına dönüşmek” için tedavi görüyor. Sağlıklı bireyler sürekli laboratuvar testlerine, check-up paketlerine, serum kürlerine ve “yaşlanmayı durdurma” programlarına sokuluyor. Tıp giderek tedavi edici bir bilim olmaktan çıkıp performans artırıcı bir tüketim hizmetine dönüşüyor. Bazı merkezler insanlara sağlık değil, korku satıyor:
“Enerjin eksik.”
“Hormonların bozuk.”
“Hücrelerin yaşlı.”
“Mitokondrilerin zayıf.”
“Detoksa ihtiyacın var.”
“Biyolojik yaşın yüksek.”
Modern insan artık yaşlanmayı doğal bir süreç olarak değil, düzeltilmesi gereken bir kusur olarak görmeye başladı. Oysa bu uygulamaların önemli bir kısmı ya zayıf kanıta dayanıyor ya da tamamen spekülatif. Damar yolu ile vitamin infüzyonları bugün modern wellness kültürünün en parlak sembollerinden biri haline geldi. Oysa birçok uygulamanın bilimsel dayanağı son derece zayıf. Bazıları yalnızca pahalı placebo etkilerinden ibaret olabilir. Buna rağmen insanlar lüks koltuklarda serum taktırırken kendilerini “arınmış”, “optimize edilmiş” ve “gençleşmiş” hissetmeye teşvik ediliyor.
Kontrolsüz testosteron kullanımının infertilite, kardiyovasküler risk, polisitemi ve hormonal baskılanma gibi ciddi sonuçları olabilir. Yüksek doz vitamin-serum uygulamaları enfeksiyon, böbrek hasarı ve damar komplikasyonlarına yol açabilir. Steril olmayan koşullarda yapılan dolgu ve botoks uygulamaları doku nekrozu ve hatta körlük oluşturabilir. “Kök hücre mucizesi” adı altında pazarlanan bazı işlemler ise tümör riski dahil ciddi komplikasyonlar doğurabilir.
Daha trajik olan ise şu: Bazı insanlar gerçek hastalıklarının tedavisini geciktiriyor. Kanser hastaları, depresyonu olan bireyler, kronik ağrılı insanlar bilimsel tedaviler yerine wellness propagandasının içine çekilebiliyor ve saht tedavi edildiklerini zannediyorlar.ekarlar tarafından
Alternatif tıbbın yükselişi de bu ortamda hızlandı. Aslında bu artış yalnızca cehaletle açıklanamaz. Modern sağlık sistemine duyulan güvensizlik, performans tıbbının mekanikleşmesi, büyük ilaç şirketlerine duyulan öfke ve insanların kendilerini değersiz hissetmesi alternatif tıbbı besleyen önemli faktörler oldu. Fakat burada çok ciddi bir paradoks ortaya çıktı. Bir yanda insanlar ilaç firmalarının ticari etkilerinden kaçmaya çalışırken, diğer yanda çok daha denetimsiz ve çok daha agresif bir pseudo-bilim pazarının içine düştüler (bakınız: https://klinikfarmakoloji.com/index.php/aci-ilac/homeopatiyalanci-bilim,)
Bugün homeopati, biyorezonans, enerji terapileri, frekans cihazları, kuantum şifa, alkali su sistemleri, spiritüel healing seansları, detoks kampları, alkali su sistemleri, manyetik tedaviler, “titreşim terapileri”, sahte kök hücre merkezleri ve sayısız “holistik şifa” modeli milyarlarca dolarlık bir sektör oluşturuyor. Üstelik bütün bunlar “doğal”, “zararsız”, “kadim bilgi”, “enerji dengesi” gibi romantik kavramlarla pazarlanıyor. Oysa arsenik de doğaldır. Zehirli mantarlar da doğaldır ama ikisi de öldürür. Mesela, Biyorezonans ve Frekans Cihazları, vücudun "elektromanyetik titreşimlerini" ölçtüğünü ve bozuk frekansları düzelterek hastalıkları iyileştirdiğini iddia eder. Bilimsel olarak bu cihazların teşhis veya tedavi kapasitesi kanıtlanmamıştır. Alkali Su Sistemleri, vücudun pH dengesini değiştirerek kanser dahil birçok hastalığı önlediğini savunur. Ancak vücut (özellikle kan) kendi pH dengesini çok hassas sistemlerle zaten sabit tutar; içilen suyun bu dengeyi tedavi edici düzeyde değiştirmesi biyolojik olarak beklenmez. Sahte Kök Hücre Merkezleri, gerçek kök hücre tedavileri çok spesifik tıbbi durumlarda (bazı kan kanserleri vb.) ve tam teşekküllü hastanelerde yapılır. Merdiven altı veya "wellness" adı altındaki merkezlerde sunulan kök hücre vaatleri genellikle ciddi riskler barındıran ve yasal olmayan uygulamalardır. Kuantum Şifa ve Enerji Terapileri, fizik bilimindeki "kuantum" terimini bağlamından kopararak, düşünce gücü veya enerji aktarımıyla biyolojik hastalıkların iyileşebileceğini öne sürer. Tıbbi bir geçerliliği yoktur.
Bazı alternatif tıp uygulamaları yalnız ekonomik sömürü değildir; doğrudan insan hayatını tehdit edebilir. Kanser hastalarının bilimsel tedavileri bırakıp sahte umut tacirlerine yönlendirilmesi, çocukların aşı karşıtlığı nedeniyle korunmasız bırakılması, ağır psikiyatrik hastalıkların enerji terapileriyle “iyileştirilmeye” çalışılması modern çağın en ciddi sağlık sorunlarından biri haline geldi (https://klinikfarmakoloji.com/index.php/aci-ilac/kanser-ile-aldatanlar)
Garip olan, modern tıbbın aşırı ticarileşmesi alternatif tıbbı büyütmesi, alternatif tıbbın büyümesi ise pseudo-bilim piyasasını devasa hale getirmesidir.. Sonuçta iki uç da aynı noktada birleşmeye başladı, bilimin yerini pazarlama aldı.
Bugün bazı wellness merkezleri ile bazı alternatif tıp klinikleri arasında neredeyse fark kalmadı. İkisi de korku satıyor. İkisi de umut satıyor. İkisi de “sen eksiksin” diyor. İkisi de insan bedenini sonsuz optimizasyon gerektiren ticari bir projeye dönüştürüyor. Modern insan artık yalnız hastalıklarından değil; yaşlanmaktan, sıradan olmaktan, yorulmaktan ve ölümlü olmaktan da tedavi edilmeye çalışılıyor.
Hâlâ bağımsız kalmaya çalışan akademisyenler, çıkar ilişkilerini reddeden hekimler, akılcı ilaç kullanımını savunan klinisyenler, deprescribing hareketini destekleyenler, hastayı müşteriye dönüştürmeyi reddeden insanlar var. Belki bugün sayıları daha az görünür; ama tıbbın etik omurgasını hâlâ onlar ayakta tutuyor.
Asıl sorun ilaçların varlığı değil. Modern tıp ilaçsız düşünülemez. Sorun, bilimin pazarlama ile karıştığı noktada başlıyor. Çünkü bir doktorun alnında bir marka yazmaya başladığı anda, hasta o doktorun gerçekten kimi temsil ettiğini sorgulamak zorunda kalıyor.
2013’te “Markalı Doktorlar” bir uyarı yazısıydı. Bugün ise o yazı aynı zamanda bir tarihsel belge gibi okunabilir. Çünkü geçen yıllar içinde tıp yalnızca teknolojik olarak değil, kültürel ve ekonomik olarak da dönüştü.Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şu:
Modern tıpta hâlâ tamamen bağımsız kalmak mümkün mü? Sosyal medya tıbbı daha nekadar ileri gidecek. Şarlatan şifacılardan hastaları kim kurtaracak?






