Avrupa'da Klinik Araştırma Şeffaflığı: Türkiye nerede?
Prof. Dr. F. Cankat Tulunay
Avrupa İlaç Ajansı (EMA), son derece kısa bir sürede, klinik araştırma sonuçlarının kamuoyuna açıklanmaması sorununa somut adımlarla yanıt verdi. Gelişmenin arka planında, Mayıs 2026'da yayımlanan ve CTIS (Clinical Trials Information System) üzerinden ilk kapsamlı uyum analizini sunan bir çalışma var: sonuç bildirimi süresi dolmuş 234 çalışmanın yalnızca 116'sı zamanında raporlanmış, 20'si gecikmeli bildirilmiş, 98'i ise hiçbir anlamlı sonuç yayımlamamış. Daha da çarpıcısı, yüklenen "sonuç" belgelerinin 47'sinin birincil sonlanım noktalarını raporlamadığı, katılımcı sayısını dahi belirtmediği ya da her ikisini birden atladığı ortaya çıkmış — yani düzenleyici hiçbir kontrol mekanizması olmadan, PDF formatında pratikte her şeyin yüklenebildiği bir sistem söz konusuymuş.
Bu bulgular üzerine 20 sağlık ve şeffaflık örgütü (Health Action International, Prescrire, TranspariMED ve diğerleri) 15 Haziran 2026'da EMA Yönetim Kurulu'na resmi bir çağrı mektubu gönderdi. EMA'nın yanıtı, savunuculuk camiasının kendi ifadesiyle "belirgin biçimde hızlı" oldu: ajans, sonuç bildirim tarihi yaklaşan şirket ve üniversitelere otomatik e-posta bildirimleri göndermeye başladığını, ulusal düzenleyicilerin kendi sorumluluklarındaki eksik bildirimleri görebileceği bir izleme sistemi kurduğunu ve yıl sonuna kadar yayımlanan sonuç sayısını düzenli raporlarına ekleyeceğini duyurdu.
Bununla birlikte, iki kritik açık hâlâ kapatılmış değil. Birincisi, uyum verileri şu an yalnızca ulusal düzenleyicilere görünür durumda; hangi şirketin, hangi ülkenin yasal yükümlülüğü yerine getirdiğini kamunun görebileceği bir kamu paneli henüz yok — teknik olarak kolay, siyaseten daha hassas bir adım. İkincisi ve daha temel olanı: yüklenen sonuç belgelerinin gerçekten anlamlı veri içerip içermediğini denetleyen bir kalite güvence mekanizması yok. ABD'nin ClinicalTrials.gov sisteminde bu tür bir inceleme süreci yılda 14,5 milyon dolara mal oluyor; Avrupa'da benzer bir yapının kurulması için sorumluluk paylaşımı, sistemsel altyapı ve ek personel gerekiyor — hepsi de zaman alacak kalemler.
Bu açığın ulusal düzeyde ne kadar büyüyebildiğine dair somut bir örnek de var. Fransız şeffaflık örgütü Formindep, Haziran 2026'da Fransız ilaç ajansı ANSM'ye gönderdiği bir kampanya mektubunda çarpıcı bir rakam paylaştı: Kasım 2025 itibarıyla ANSM'nin denetlediği 25 klinik araştırmadan 17'sinin (%68) sonuçları CTIS'te yasanın öngördüğü şekilde yayımlanmamıştı. Bu oran, EMA genelindeki %58 dolayındaki uyumsuzluk oranından (234 çalışmadan 98'i) bile daha kötü — yani sorun, AB ortalamasına inildiğinde değil, tek tek ülke düzeyine inildiğinde daha da belirginleşiyor. Bu, merkezi düzenleyicinin genel istatistiklerinin ulusal düzeydeki gerçek tabloyu örtebileceğini gösteren önemli bir metodolojik uyarı: toplu rakamlar, en kötü performans gösteren ülkeleri gizleyebiliyor.
Neden önemli
Bu, soyut bir prosedür meselesi değil. Sonuçları saklı kalan araştırmaların hastaları nasıl öldürebileceğinin tarihte defalarca kanıtlanmış örnekleri var: yeni bir ilaç sınıfının riskleri saklı kalan çalışmalar yüzünden yıllar sonra fark edildiğinde on binlerce hasta zarar görmüştü; başka bir örnekte, etkisiz bir ilaca harcanan kamu kaynağı milyarlarca euroyu buldu — çünkü "başarısız" çalışmaların sonuçları düzenleyicilerden ve sağlık sistemlerinden gizli tutulmuştu. TranspariMED'in kurucusu Till Bruckner'in altını çizdiği gibi, mesele basit: her klinik araştırmanın sonucu yasal zorunluluk gereği açıklanmalı ve araştırmaya gönüllü katılan her hasta, üretilen kanıtın başkalarına fayda sağlayacağına güvenebilmeli.
Burada asıl dikkat çekici olan, EMA'nın tepki hızından çok, meselenin çerçevelenme biçimi. Sivil toplum örgütleri "güvenin" yeterli olmadığını, sistemin doğrulanabilir olması gerektiğini savundu — ve düzenleyici, bu çerçeveyi kabul ederek somut, ölçülebilir adımlarla yanıt verdi. Değerlendirmek ile doğrulamak arasındaki fark tam olarak burada işliyor: EMA, şirketlerin "yasaya uyduğunu varsaymak" yerine, uyumu izleyen bir mekanizma kurdu. Kalite güvence sisteminin henüz eksik olması bile, meselenin ne kadar somut ve teknik bir mühendislik sorunu olarak ele alındığını gösteriyor — bir inanç meselesi değil, bir doğrulama altyapısı meselesi.
CTIS verisinden usulsüzlük tespiti: imkân ve sınır
Yukarıdaki analizin dayandığı yöntem, CTIS'in kamuya açık portalinin sunduğu imkânların sistematik biçimde kullanılmasından ibaret. Portal, 2024 Eylül'ünde eklenen gelişmiş arama özellikleriyle artık ülkeye ve kayıt durumuna göre filtreleme, bir aramanın tüm sonuç listesini indirme ve tek tek çalışmalara ait yayımlanmış belgeleri toplu çekme imkânı sunuyor. Akademik camiada bu imkânı otomatikleştiren araçlar da var — örneğin R dilinde yazılmış ctrdata paketi, CTIS arama sorgularını protokol ve sonuç verileriyle birlikte toplu indirebiliyor; bağımsız geliştiricilerin yazdığı scraper'lar ise sitenin arka planındaki uç noktaları kullanarak tüm çalışmaların kimlik numaralarını ve genel bilgilerini çekebiliyor.
Ancak bu yöntemin iki farklı katmanı var ve yalnızca birincisi gerçekten otomatikleştirilebilir. Bildirim eksikliğinin tespiti — tamamlanma tarihi geçmiş ama sonuç belgesi hâlâ yüklenmemiş çalışmaları listelemek — tarih ile belge varlığını karşılaştırmaktan ibaret olduğu için sistematik ve ölçeklenebilir bir iş; CTIS'te şu an 11.700'ü aşkın kayıtlı çalışma var ve teorik olarak bunların tamamı bu yöntemle taranabilir. Bildirim kalitesinin tespiti ise — yani yüklenen belgenin gerçekten bir sonuç içerip içermediği, birincil sonlanım noktalarını ve katılımcı sayısını raporlayıp raporlamadığı — bambaşka bir mesele. Sonuçlar CTIS'e yapılandırılmış veri olarak değil, serbest biçimli PDF olarak yükleniyor; bu yüzden araştırmacılar 47 "anlamsız" belgeyi ancak tek tek okuyarak tespit edebilmiş. Böyle bir incelemeyi kayıtlı tüm çalışmalara yaymak ciddi bir insan gücü ya da gelişmiş bir metin analizi altyapısı gerektiriyor — ki EMA'nın kendisi de henüz böyle bir kalite güvence sistemine sahip değil.
Kısacası, "kim raporlamadı" sorusunun cevabı CTIS verisinden nispeten kolay çıkarılabiliyor; "raporlanan şey gerçekten anlamlı mı" sorusunun cevabı ise hâlâ büyük ölçüde manuel doğrulama gerektiriyor. Bu ayrım, yazının ana temasıyla doğrudan örtüşüyor: sistemin kendisi "değerlendirmek" ile "doğrulamak" arasındaki farkı teknik düzeyde de yeniden üretiyor.
Türkiye'nin kendi kaydı: KAP, ve neden CTIS'in yerini tutmuyor
Burada bir netleştirme gerekiyor. Türkiye'nin CTIS'te görünmemesi, Türkiye'de hiçbir kamu kaydı olmadığı anlamına gelmiyor — TİTCK'nın 2014'ten beri işlettiği Klinik Araştırmalar Portalı (KAP, kap.titck.gov.tr), Türkiye'de onaylanan, reddedilen ve değerlendirme aşamasındaki klinik araştırmaları listeleyen, kamuya açık bir sistem. Sponsorların da CTIS'e benzer bir yasal yükümlülüğü var: araştırmanın tüm ülkelerde tamamlanmasından itibaren bir yıl içinde, sonuç raporunun özetini ve gönüllülerin anlayabileceği bir halini Kuruma ve etik kurula bildirmeleri gerekiyor.
Ancak KAP, CTIS'in işlevsel bir eşdeğeri değil — üç yapısal fark var. Birincisi, biyoyararlanım/biyoeşdeğerlik çalışmaları portalın kapsamı dışında. Portalın güncel sürümü 2016 sonrası başvurulan araştırmaları içeriyor, ama 1 Ocak 2020 itibarıyla sonlanan araştırmalar ile biyoyararlanım/biyoeşdeğerlik çalışmalarına ait bilgiler portalda yer almıyor — yani tam olarak Allpharma vakasının konusu olan kategori, sistemin görüş alanının dışında. İkincisi, portal hukuken bağlayıcı bir kayıt değil. TİTCK'nın kendi ifadesiyle, portalda yayımlanan veriler yalnızca bilgi amaçlı; herhangi bir uyumsuzluk durumunda Kurumun resmî (kamuya kapalı) kayıtları geçerli sayılıyor. CTIS'te ise durum tam tersi: portal, Klinik Araştırmalar Tüzüğü'nün öngördüğü asıl açıklama mekanizmasının kendisi. Üçüncüsü, sponsorların Kuruma ve etik kurula ilettiği sonuç raporu özetinin fiilen KAP üzerinden kamuya açık hâle gelip gelmediği net değil — mevcut kamuya açık kaynaklar bu adımın yalnızca düzenleyiciye "bildirim" olduğunu belirtiyor, CTIS'teki gibi zorunlu ve izlenebilir bir kamu yayını olduğunu doğrulamıyor.
Sonuç olarak Türkiye'nin durumu "hiç kayıt yok" değil, "kayıt var ama en tartışmalı kategori dışarıda tutuluyor, sistem hukuken bağlayıcı değil, ve sonuç yayımının kamuya açıklığı belirsiz" şeklinde özetlenebilir. Bu ayrım önemli, çünkü CTIS'in AB'de yarattığı hesap verebilirlik baskısının temeli tam olarak şu üç unsur: yasal bağlayıcılık, kamuya açık ve doğrulanabilir veri, ve bu veriyi kullanabilecek sivil toplum. KAP'ın birinci unsuru kısmen karşılıyor olması, diğer ikisinin eksikliğini telafi etmiyor.
CTIS tarafında ise durum nettir: CTIS'in kapsamı yasal olarak yalnızca AB/AEA sınırları içinde yürütülen çalışmalarla sınırlı, Türkiye bu kapsamın dışında ve Türkiye'de yürütülen bir çalışma tanım gereği CTIS'e girmiyor. Türkiye'nin CTIS'e dolaylı olarak temas ettiği yalnızca iki nokta var. Birincisi, Türkiye merkezli bir ilaç şirketi ya da CRO'nun AB/AEA'da yürütülen bir çalışmada sponsor olarak yer alması durumunda, sponsor bilgileri (isim, adres, ülke) CTIS'te görünür hâle geliyor — bu, sponsor adına göre arama yapılarak teorik olarak taranabilir. İkincisi, pediatrik ilaç geliştirmeyle bağlantılı ve münhasıran AB/AEA dışında yürütülen çalışmalara ait "üçüncü ülke" bilgisi, CTIS'ten ayrı bir sistem olan EudraCT üzerinden yayımlanıyor; ama bu dar, spesifik bir kategori.
Sonuç olarak Türkiye'de yürütülen klinik araştırmalar için tablo şöyle: KAP üzerinden ulusal düzeyde bir kayıt var, ama bu kayıt biyoyararlanım/biyoeşdeğerlik çalışmalarını dışarıda bırakıyor, hukuken bağlayıcı değil ve sonuç yayımının fiilen kamuya açık olup olmadığı belirsiz; CTIS üzerinden ise Türkiye zaten kapsam dışı, tek istisna Türk şirketlerinin AB'deki sponsorluk faaliyetleri. Türkiye'de yürütülen bir araştırmanın uluslararası düzeyde doğrulanabilir bir izi neredeyse hiç yok; ulusal düzeyde ise iz var ama bu izin güvenilirliği ve kapsamı sınırlı.
Son yıllarda Türkiye'de özellikle Faz 1 (sağlıklı gönüllü) çalışmalarında gözle görülür bir artış var. Bunun temel itici gücü, Avrupa ve ABD'ye kıyasla önemli ölçüde düşük maliyet: gönüllü tazminatları, saha ücretleri ve genel operasyon giderleri, Türkiye'de yabancı sponsorlar için ciddi bir tasarruf anlamına geliyor. AIFD/IQVIA kaynaklı sektör raporları bu büyümeyi "yabancı yatırım" ve "ekonomik katkı" çerçevesinde olumlu sunuyor — hâlihazırda 139 milyon dolar düzeyinde olan bu yatırımı 500 milyon, ardından 1 milyar dolara çıkarma hedefinden söz ediliyor. Ancak bu çerçeve, meselenin maliyet-arbitrajı boyutunu, yani düşük ücretlerin ve nispeten gevşek denetimin sponsorlar için Türkiye'yi cazip kıldığı gerçeğini geri planda bırakıyor. Bu, akademik literatürde de bilinen bir örüntü: düzenleyici kapasitesi görece zayıf, işgücü ve saha maliyeti düşük ülkeler özellikle erken faz çalışmalar için tercih ediliyor — bu ülkelerdeki gönüllülerin, gelişmiş ülkelerdekine kıyasla daha az kurumsal koruma ve daha az kamuoyu denetimiyle araştırmaya dahil olduğu bir dinamik.
Faz 1 çalışmaları, biyoyararlanım/biyoeşdeğerlik kategorisinin aksine, KAP'ın kapsamı dışında değil — yani bu çalışmaların Türkiye'de en azından kayıt düzeyinde bir izi olması gerekir. Ancak bu, sonuçların da kamuya açık olduğu anlamına gelmiyor: yukarıda belirtildiği gibi, sonuç raporu özetinin Kuruma ve etik kurula "bildirilmesi" ile bunun KAP üzerinden halka açık, doğrulanabilir bir yayına dönüşmesi aynı şey değil, ve mevcut kamuya açık kaynaklar bu ikincisini teyit etmiyor. Uluslararası düzeyde ise tablo daha da net: CTIS ve onun öncülü EudraCT'nin "üçüncü ülke" mekanizması, yalnızca pediatrik ilaç geliştirme planı (PIP) veya Pediatrik Tüzüğü'nün 46. maddesi kapsamındaki çalışmalara özgü — genel yetişkin, çok merkezli çalışmaların AB dışı sahalarını izlemiyor. Bir sponsor, hem AB'de hem Türkiye'de yürüttüğü bir yetişkin Faz 1-3 çalışması için CTIS'e yalnızca AB/AEA sahalarını bildiriyor; Türkiye'deki saha, kayıt zorunluluğu bakımından sistemin görüş alanının tamamen dışında kalıyor.
Sonuç olarak, Türkiye'deki Faz 1 merkezlerinde yürütülen çalışmalar, sponsor AB merkezli bir şirket olsa dahi, CTIS'in genel yetişkin çalışma kapsamında hiçbir iz bırakmıyor; KAP'ta muhtemelen bir kayıt izi bırakıyor, ama bu kaydın sonuç düzeyinde ne kadar tam ve erişilebilir olduğu belirsiz. CTIS'te Türkiye'ye dair bulunabilecek tek iz, Türkiye merkezli bir sponsor/CRO'nun AB/AEA'da yürüttüğü bir çalışmada sponsor olarak görünmesi — ki bu da Türkiye'de yürütülen araştırmayı değil, Türk şirketlerinin Avrupa'daki faaliyetini gösterir. Yabancı sponsorların Türkiye'de yaptırdığı Faz 1 çalışmalarının hacmi, sponsor kompozisyonu ve sonuçlarının ne ölçüde ve ne zaman kamuya açık hâle geldiği, hiçbir uluslararası kayıtta doğrulanabilir biçimde izlenemiyor; ulusal düzeyde bu bilgiye ulaşmanın tek yolu ise KAP'ın sınırlı kapsamı ya da TİTCK'nın kendi, kamuya kapalı onay süreçleri.
Görünmezliğin hukuki temeli — ve ABD ile karşıtlığı
Türkiye'nin CTIS'te görünmemesi bir sistem kusuru değil, düzenlemenin kendi hukuki mimarisinin doğrudan bir sonucu. Klinik Araştırmalar Tüzüğü (Regulation (EU) No 536/2014), CTIS'in kapsamını "bir veya daha fazla AB/AEA üye ülkesinde yürütülen" çalışmalarla sınırlıyor — yani sistem, tanımı gereği toprak temelli (territorial) çalışıyor. Bir çalışmanın AB dışındaki sahalarını CTIS'e bildirme zorunluluğu yok; tek istisna, yukarıda belirtilen dar pediatrik kategori.
Bunu ABD sistemiyle karşılaştırmak öğretici. ABD'de FDAAA 801 (2007) uyarınca ClinicalTrials.gov'a kayıt zorunluluğu, çalışmanın nerede yürütüldüğünden bağımsız olarak, sponsorun FDA onayı hedefleyip hedeflemediğine bakıyor: bir çalışma FDA'nın IND (Investigational New Drug) başvurusu kapsamında yürütülüyorsa, ABD'de tek bir sahası olmasa dahi kayıt zorunluluğu doğuyor. Başka bir deyişle, ABD'nin şeffaflık rejimi toprak temelli değil, düzenleyici hedef temelli — bir ilaç ABD pazarına girmeyi hedefliyorsa, o ilacın dünyanın neresinde test edildiği önemli değil, sistem onu görmek istiyor.
Ancak burada konuyla doğrudan ilgili kritik bir istisna var: Faz 1 çalışmaları, FDAAA 801 kapsamındaki "applicable clinical trial" (kapsam dahilindeki çalışma) tanımının dışında tutuluyor — yani ilaç şirketinin nihai hedefi ABD onayı olsa dahi, Faz 1 aşaması ABD'nin zorunlu kayıt ve sonuç bildirimi rejiminin dışında kalıyor. Bunun sonucu çarpıcı: Türkiye'de yürütülen bir Faz 1 çalışması, hem AB'nin toprak temelli CTIS sisteminde (Türkiye AB/AEA dışında olduğu için), hem de ABD'nin hedef temelli FDAAA sisteminde (Faz 1 zaten kapsam dışı olduğu için) kayıt altına alınmıyor. Faz 1, uluslararası şeffaflık mimarisinin tam ortasındaki kör noktayı oluşturuyor — ve bu tesadüfen değil, yapısal olarak, sponsorlar için en düşük denetim riskiyle en düşük maliyetin çakıştığı tam da o aşamada gerçekleşiyor.
Faz maliyetleri: ABD ve Avrupa karşılaştırması
Aşağıdaki tablo, CRO ve danışmanlık kaynaklarından derlenen genel sektör ortalamalarını gösteriyor. Bunların denetlenmiş, resmî istatistikler olmadığını, sektörün kendi fiyatlandırma pratiklerini yansıttığını belirtmek gerekir — ama yine de büyüklük mertebesi açısından fikir veriyor.
|
Faz |
ABD — Toplam maliyet |
Avrupa — Toplam maliyet |
ABD — Hasta başı maliyet |
Avrupa — Saha/hasta başı ödeme |
|
Faz 1 (sağlıklı gönüllü / ilk insan) |
2–5 milyon $ |
~4 milyon $ (AB ortalaması) |
Yüksek (küçük kohort, yoğun izlem) |
Gönüllü tazminatı ~700 € kişi başı; saha ziyaret başı 2.000–3.000 € (Batı Avrupa) |
|
Faz 1 (onkoloji) |
— |
— |
— |
Hasta başı saha ödemesi ~11.000 € (İspanya örneği) |
|
Faz 2 |
7–20 milyon $ (bazı kaynaklarda 10–30 milyon $) |
Benzer büyüklük mertebesi, AB'de görece düşük |
15.000–50.000 $ |
Saha ziyaret başı 2.000–3.000 € |
|
Faz 3 |
20–100+ milyon $ |
30–100+ milyon $ |
25.000–75.000 $ (ortalama ~113.000 $ bazı analizlerde) |
Saha ziyaret başı 2.000–3.000 € |
|
Faz 4 |
5–20 milyon $ |
Benzer büyüklük mertebesi |
— |
— |
Tablodan çıkan iki önemli gözlem var. Birincisi, ABD'de saha ziyareti başına maliyet Batı Avrupa'ya kıyasla yaklaşık %50-75 daha yüksek — bu, sektörün Avrupa'yı zaten "daha ucuz" bir bölge olarak konumlandırdığını gösteriyor. İkincisi ve daha önemlisi: Türkiye bu tabloda hiçbir yerde yok. CRO'ların, danışmanlık şirketlerinin ve akademik kaynakların hiçbiri Türkiye'ye özgü, sistematik, karşılaştırılabilir bir maliyet verisi yayımlamıyor — bu da beklenen bir sonuç, çünkü Türkiye zaten uluslararası şeffaflık altyapılarının (CTIS, ClinicalTrials.gov'un Faz 1 istisnası) kör noktasında. Maliyet verisinin kendisi de, tıpkı sonuç verisi gibi, kamuya açık ve doğrulanabilir bir kaynakta yer almıyor; yalnızca sözlü, sektör-içi bilgi olarak dolaşıyor.
Türkiye açısından bakınca
Bu tabloyu Türkiye ile yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan manzara öğretici. CTIS, kusurlarına rağmen, halka açık, aranabilir, 11.700'ü aşkın çalışmayı kapsayan, hukuken bağlayıcı bir kayıt sistemi; sonuç bildirimi zorunluluğu yasayla tanımlı, ihlaller — en azından ulusal düzenleyiciler için — görünür, sivil toplum örgütleri düzenleyiciyi mektupla, veriyle, kamuoyu baskısıyla hesap vermeye zorlayabiliyor ve düzenleyici de bu baskıya haftalar içinde somut adımlarla yanıt verebiliyor. Türkiye'nin kendi kaydı (KAP) bunun tam eşdeğeri değil: en tartışmalı kategori olan biyoyararlanım/biyoeşdeğerlik çalışmaları kapsam dışı, sistem hukuken bağlayıcı değil ve sonuç yayımının fiilen kamuya açık olup olmadığı belirsiz. TİTCK'nın hangi çalışmayı hangi ölçütle denetlediği, EPAR'ın AB'de sağladığı türden kapsamlı, kamuya açık, doğrulanabilir bir sistemde izlenemiyor. Allpharma vakasında 137 sahte biyoeşdeğerlik dosyasının anlamlı bir yaptırımla sonuçlanmaması, ya da TİTCK'nın kendi laboratuvarının sahte bir kanser ilacını "sahte değil" olarak raporlarken başka laboratuvarların aynı ilacı yalnızca parasetamol içerdiğini tespit etmesi gibi örnekler, tam olarak bu doğrulama altyapısı boşluğunun Türkiye'deki en açık tezahürleri — ve tesadüf değil, ikisi de tam olarak KAP'ın kapsam dışı bıraktığı biyoeşdeğerlik kategorisinde yaşanmış.
Avrupa'daki gelişmenin asıl dersi şu olabilir: şeffaflık, düzenleyicinin iyi niyetine bırakılacak bir tercih değil, yasayla bağlayıcı, izlenebilir, sivil toplumun hesap sorabildiği bir yükümlülük hâline geldiğinde işliyor. EMA'nın bu hıza sahip olmasının nedeni, ortada somut bir yasal zorunluluk, ölçülebilir bir uyum verisi ve bu veriyi kamuoyuna taşıyan örgütlü bir baskı olması. Türkiye'de bu üç unsurdan hiçbiri şu an tam anlamıyla mevcut değil — kayıt zorunluluğu var ama en kritik kategoriyi dışarıda bırakıyor, uyum verisi ölçülebilir bir biçimde kamuya açık değil, bu boşluğu dile getirecek örgütlü bir mekanizma da yok. "Kalite ve güvenlik varsayılamaz, doğrulanmalıdır" ilkesi, tam olarak bu tür somut, izlenebilir sistemlerin eksikliğinde anlamını yitiriyor.
Kaynaklar ve not: Bu yazı, EMA'nın 23 Temmuz 2026 tarihli STAT Pharmalot haberine (Ed Silverman) ve TranspariMED'in 27 Mayıs ile 9 Temmuz 2026 tarihli yazılarına dayanıyor. EMA'nın 20 sağlık örgütüne verdiği yanıtın içeriği burada EMA'nın kendi web sitesinden değil, TranspariMED'in aktardığı özetten derlenmiştir; . Prescrire yalnızca imzacı 20 örgütten biri olarak geçiyor; bu spesifik gelişmeye dair ayrı bir açıklamasına ulaşılamadı. Fransız örneği için bkz. Formindep'in ANSM'ye gönderdiği kampanya mektubu. Temel çalışma, Bruckner ve ekibinin medRxiv'de yayımlanan "Assessing Compliance with Reporting Requirements in European Phase II–IV Clinical Trials" başlıklı makalesidir. Türkiye'nin klinik araştırma kaydına (KAP) dair bilgiler TİTCK'nın kendi web sitesinden (titck.gov.tr, kap.titck.gov.tr) ve Klinik Araştırmalar Modülü Bilgi Notu ile Sık Sorulan Sorular belgelerinden derlenmiştir. ABD ve Avrupa'daki faz maliyetlerine dair rakamlar CRO ve danışmanlık kaynaklarından (Abacum, Clincove, Sofpromed) derlenmiştir. Bu konularda AI desteği alınmıştır.






