COVID YOLSUZLUKLARI: ABD VE TÜRKİYE
Prof. Dr. F. Cankat Tulunay
ABD’nin eski baş sağlık danışmanı ve 38 yıl boyunca Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nü (NIAID) yöneten Anthony Fauci, 29 Temmuz’da Senato İç Güvenlik ve Devlet İşleri Komitesi önünde ifade verdi. İki saati aşan oturum boyunca Fauci, kendisine yöneltilen hiçbir soruyu doğrudan yanıtlamadı; bunun yerine Anayasa’nın Beşinci Ek Maddesi’nde tanınan kendini suçlamama hakkını 100’den fazla kez kullandı. Duruşmanın hemen ardından gündeme gelen mali bildirimler ise, Fauci’nin kamu görevinden ayrılmasından bu yana servetini önemli ölçüde artırdığını ortaya koydu — bu da hesap verebilirlik tartışmasına yeni bir boyut ekledi.
Duruşma: Tek cümlelik bir savunma stratejisi
Senatör Rand Paul’ün (Cumhuriyetçi-Kentucky) çıkardığı celp üzerine ifadeye çağrılan Fauci, komite üyelerinin sorularının tamamına aynı 24 kelimelik cümleyle karşılık verdi: “Avukatımın tavsiyesi üzerine Anayasa’nın Beşinci Maddesi kapsamındaki haklarıma dayanarak, saygıyla cevap vermeyi reddediyorum.”
Bu stratejinin arkasındaki hukuki gerekçe önemli: Eski Başkan Biden’ın görevden ayrılmadan önce Fauci’ye verdiği önleyici af, 2014’ten Biden yönetiminin sonuna kadarki dönemi kapsıyor. Ancak duruşmada yeniden yalan söylediği iddiası, affın dışında kalan ve yeni bir yalan yere yemin suçlamasına yol açabilecek bir risk oluşturuyor. Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın da vurguladığı gibi, Fauci “şimdi yalan yere yemin edebilir” ve tekrar yalan söylerse yeni bir suçlamayla karşı karşıya kalabilir. Fauci ekibinin toplu Beşinci Madde stratejisi, tam olarak bu boşluğu kapatmaya yönelik.
Cumhuriyetçi senatörler duruşma boyunca sorularına devam etse de, Fauci’nin susma hakkını her seferinde tekrarlaması karşısında açık bir hayal kırıklığı yaşadı; bazı senatörlerin başlarını salladığı ve gözlerini devirdiği bildirildi. Buna karşılık Fauci de, kendisini Covid-19 pandemisine yol açan araştırmayı yönlendirmekle suçlayan iddialar karşısında zaman zaman sinirlendiğini belli etti.
Suçlamaların özeti
Gain-of-function (Gain-of-function (işlev kazanımı), bir organizmanın veya genin genetik değişimler yoluyla yeni bir özellik kazanması veya mevcut bir biyolojik işlevini artırmasıdır) finansmanı konusunda yalan söylediği iddiası — Fauci, Kongre’de defalarca NIH’nin Wuhan Virüsleri Enstitüsü’nde gain-of-function araştırması finanse etmediğini söylemişti. Paul’ün ele geçirdiği pandemi dönemi günlükleri, Fauci’nin bu konudaki sorulara karşı özellikle savunmacı bir tutum sergilediğini gösteriyor. Fauci’nin savunması ise teknik bir zeminde duruyor: ABD destekli çalışmaların, federal hükümetin resmi gain-of-function tanımına uymadığını öne sürüyor. Nitekim 2024’teki bir Temsilciler Meclisi alt komitesi oturumunda Demokrat üyelerin hazırladığı bir personel raporu da, Fauci’nin önceki ifadelerinin resmi düzenleyici tanıma atıfta bulunduğunu ve bu ifadenin doğru olduğunu; ayrıca Fauci’nin EcoHealth Alliance’ın Wuhan Enstitüsü’ne yaptığı alt hibeden salgın sonrasına kadar haberdar olmadığını tespit etmişti.
Laboratuvar sızıntısını erken bilip kamuoyundan sakladığı iddiası — Ocak 2020 tarihli günlük kayıtlarına göre, üst düzey virologlar Fauci’ye furin cleavage bölgesiyle ilgili ciddi şüphelerini iletmişti; o dönemki bilim insanlarının yaklaşık yarısı virüsün doğal kökenli olmadığını düşünüyordu. Fauci ise bu konuda 2021’den beri açık fikirli olduğunu ve kamuoyu açıklamalarının günlükleriyle tutarlı olduğunu savunuyor. Bilimsel köken tartışması hâlâ çözülmüş değil: FBI ve CIA laboratuvar sızıntısını olası buluyor, ancak diğer istihbarat kurumlarının çoğu doğal kökeni destekliyor.
Sonraki adım: Kongre’ye itaatsizlik oylaması
Duruşmayı sona erdiren gelişme, Paul’ün Fauci’yi Kongre’ye itaatsizlikle suçlama yönünde bir oylama başlatma kararı oldu. Komite, bu oylamayı 5 Ağustos’ta yapacak. Oylama, Adalet Bakanlığı’nın Fauci hakkında suç duyurusunda bulunup bulunmayacağını değerlendirmesine yol açabilecek bir süreci başlatabilir.
Paul, duruşma sonrasında dikkat çekici bir hukuki teori de ortaya attı: Beşinci Madde korumalarının, önceden affedilmiş bir kişi için geçerli olmayabileceğini öne sürdü — kendisi de bu teorinin “muhtemelen hiç hukuken sınanmadığını” kabul etti ve nihai kararın mahkemelere kalacağını söyledi.
Siyasi cephe: Trump mesafeli, Demokratlar duruşmayı sorguluyor
Başkan Trump, duruşmanın hemen ardından Fox News’e verdiği demeçte Fauci’nin pandemi dönemi görüşlerini “çılgınca” olarak nitelendirdi; maskeler konusunda çok fazla yanlış karar verdiğini, buna şiddetle karşı çıktığını ve sürekli Çin’i korumaya çalıştığını söyledi. Bu açıklama, yönetimin Fauci’den siyasi olarak mesafe koyduğuna işaret ediyor.
Buna karşılık komitenin kıdemli Demokrat üyesi Gary Peters, Paul’ün soruşturma çabasının meşruiyetini sorguladı; pandemi müdahalesinin yıllar önce varılmış “önceden belirlenmiş bir sonucu” desteklemek için yeniden gündeme getirildiğini ve duruşmanın amacının yalnızca partizan bir gündemi körüklemek olduğunu savundu. NPR’a konuşan sağlık uzmanları ise, Fauci’ye yönelik bu tür kovuşturmaların kamu sağlığı kurumlarında zaten yaşanan personel kaybını derinleştirebilecek bir “caydırıcı etki” yarattığı konusunda uyardı.
Mali tablo: Emeklilik sonrası servette belirgin artış
Duruşmayla eşzamanlı olarak gündeme gelen mali bildirimler, tartışmaya bir “hesap verebilirlik” boyutu daha ekledi. Açık Kayıtlar (Open The Books) adlı gözlemci kuruluşun elde ettiği 141 sayfalık mali bildirim raporuna göre:
- Fauci’nin serveti, pandemi öncesi 2019’da yaklaşık 7,6 milyon dolar seviyesindeyken, kamu görevinden ayrıldıktan sonraki yıllarda kayda değer ölçüde arttı.
- 2024’te yayımlanan “On Call: A Doctor’s Journey in Public Service” adlı anı kitabı için Penguin Random House’un Viking markasıyla yaklaşık 5 milyon dolarlık bir anlaşma yaptığı bildiriliyor.
- Emekliliğinden bu yana en az 18 ücretli konuşma etkinliğine katıldığı, konuşma başına 50-100 bin dolar aldığı ve bu etkinliklerden toplam en az 900 bin dolar kazandığı tahmin ediliyor.
- Georgetown Üniversitesi’ndeki akademik görevinden yaklaşık 750 bin dolar gelir elde ettiği belirtiliyor.
- 1980’lerden beri editörlüğünü sürdürdüğü bir tıp kitabı için McGraw-Hill’den yıllık 100 bin ila 1 milyon dolar arasında telif geliri almaya devam ediyor.
- Emekli maaşının yıllık 350 bin doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor; bu, kamu görevindeyken aldığı 480.654 dolarlık maaşla (o dönem ABD’nin en yüksek ücretli federal çalışanıydı) kıyaslandığında dikkat çekici bir seviyede.
Türkiye basınında bu hafta yer alan bir haberde toplam servetin 27,5 milyon dolara ulaştığı öne sürüldü; ancak bu rakam, konuyu takip eden başka bağımsız kaynaklarda (Celebrity Net Worth, IBTimes UK gibi) doğrulanamadı — onlar toplam servetin 15-20 milyon dolar bandında olduğunu tahmin ediyor. Temel gelir kalemleri (kitap anlaşması, konuşma ücretleri, akademik görev, telif, emekli maaşı) farklı kaynaklarda tutarlı şekilde teyit edilse de, kümülatif toplam rakamı konusunda kaynaklar arasında belirgin bir fark bulunuyor; bu nedenle en yüksek rakamı ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor.
Değerlendirme (ABD ayağı)
Fauci dosyası artık üç ayrı ama birbirini besleyen hat üzerinden ilerliyor: hukuki süreç (Beşinci Madde, olası itaatsizlik suçlaması, yalan yere yemin riski), siyasi süreç (Paul-Fauci çatışması, Trump’ın mesafelenmesi, Demokratların duruşmanın meşruiyetini sorgulaması) ve mali süreç (kamu görevi sonrası gelir artışı). Bu üç hattın önümüzdeki günlerde — özellikle 5 Ağustos’taki itaatsizlik oylamasıyla — nasıl kesişeceği, hem ABD kamuoyunda hem de karşılaştırmalı düzenleyici hesap verebilirlik tartışmalarında yakından izlenmeyi hak ediyor.
Türkiye Ayağı: Hesap Sorulmayan Sorular
ABD’de Fauci bir Senato komitesi önünde saatlerce sorgulanırken, akla kaçınılmaz olarak bir karşılaştırma geliyor: Türkiye’de pandemi döneminin benzer hesap verebilirlik süreçlerinden geçip geçmediği. Aşağıdaki dört soru, mevcut kamuya açık kayıtlarla ne ölçüde yanıtlanabiliyor, ne ölçüde yanıtsız kalıyor, onu özetliyor.
1. Türkiye’de kimler Covid’den zenginleşti?
Net bir “kim ne kadar kazandı” dökümü hiçbir zaman resmi olarak yayımlanmadı, ancak kamuya yansıyan vakalar üç kategoride toplanıyor:
Kişisel koruyucu donanım (maske/tulum/eldiven) ihracatı — Salgının ilk aylarında maske iç piyasada satışı yasaklanıp ücretsiz dağıtılırken, Sağlık Bakanlığı’na bağlı USHAŞ üzerinden yürütülen bir uygulamayla firmalara “ihraç ettikleri maske miktarı kadar devlete hibe” koşuluyla ihracat izni verildi. Gazeteci Çiğdem Toker’in o dönem ortaya koyduğu “hibe karşılığı ihracat” düzenlemesi, sağlık çalışanları ve vatandaş yurt içinde maskeye erişmekte zorlanırken, bazı firmaların yurt dışına maske satmasının önünü açtı. Bu dönemde maske üretimine giren isimler arasında eski Ekonomi Bakanının tekstil şirketi de yer aldı — şirketin faaliyet alanına sonradan “maske, eldiven, koruyucu, galoş” gibi ibareler eklendi.
Fırsatçı fiyatlandırma — Ticaret Bakanlığı, salgının ilk ayında maske, dezenfektan ve kolonya gibi ürünlerde haksız fiyat artışı yapan 198 firmaya idari para cezası uyguladığını, 7.384 firma hakkında da yasal sürecin devam ettiğini açıkladı; ancak bu süreçlerin nihai sonuçları kamuoyuyla sistemli şekilde paylaşılmadı.
Sektörel kazananlar — Bağımsız bir ekonomi dergisinin pandeminin ilk çeyreğine ait mali tablo analizine göre, BİM, Şok Marketler gibi perakende zincirleri ile Deva Holding gibi ilaç şirketleri, satış ve kârlılıkta belirgin artış yakalayan şirketler arasında yer aldı — bu, doğrudan usulsüzlük iddiası değil, ama pandemi döneminin hangi sektörlere kaynak aktardığını gösteren bağımsız bir veri noktası.
Sonuç: ABD’de Open The Books gibi bağımsız izleme kuruluşlarının 141 sayfalık mali bildirim raporlarıyla yaptığı türden sistematik bir “kim ne kazandı” dökümü, Türkiye’de kamuoyuna sunulmadı. Sayıştay raporları ve milletvekili soru önergeleri parça parça bilgi verse de, kapsamlı bir kamu denetimi yapılmadı.
2. Milyonlarca doz aşıya ne oldu?
Son kullanma tarihi tartışması (2021) — Aralık 2021’de sosyal medyada, hastalara son kullanma tarihi geçmiş görünen BioNTech aşılarının uygulandığı iddiaları yayıldı (oyuncu Hazal Kaya, müzisyen Aytekin Ataş gibi isimler kendi başlarına gelenleri paylaştı). Sağlık Bakanlığı, bunun bir “son kullanma tarihi” sorunu olmadığını, üretici BioNTech’in raf ömrünü uzatan yeni stabilite verileri sunduğunu ve etiketlerin soğuk zincir bozulmasın diye değiştirilmediğini açıkladı. Bakanlık kaynakları ayrıca, Türkiye’ye gönderilen bazı aşı şişelerinin üzerinde Çince yazılar bulunduğunu, bunların aslında bir Uzak Doğu ülkesi için üretilip tedarik sıkıntısı nedeniyle Türkiye’ye yönlendirildiğini doğruladı.
Fazla tedarik ve kullanılmayan dozlar — 2021’in başında hükümet, üç farklı üretici ile (Sinovac, BioNTech, Sputnik) nüfusun neredeyse üç katına denk gelen toplam 240 milyon doz için anlaşma imzaladığını duyurdu; ancak o tarihe kadar fiilen teslim alınan miktar 30,5 milyon dozda kalmıştı — anlaşılan kapasite ile fiilen kullanılan/teslim alınan doz arasında büyük bir fark vardı. Türkiye ayrıca kendi elindeki dozlardan 15 milyon dozu Afrika ülkelerine bağışladığını açıkladı; bu bağışın, kullanılamayacak duruma gelmek üzere olan stokların değerlendirilmesi mi, yoksa insani bir politika mı olduğu kamuoyunda net biçimde tartışılmadı. Türkiye’de kaç doz aşının, imha edilmiş veya kullanılamaz hale gelmiş olarak resmi kayıtlara geçtiğine dair kapsamlı, tek bir resmi rakam bulunmuyor — bu, Hindistan’ın 100 milyon dozu imha ettiğini resmen açıklaması veya AB’nin kullanılmayan yaklaşık 4 milyar avroluk aşıyı imha etmesiyle karşılaştırıldığında dikkat çekici bir şeffaflık boşluğu.
3. TURKOVAC’a kaç para harcandı, ne işe yaradı?
Bu, dört sorunun içinde en açık şekilde “sır” kalmış olanı — ve doğrudan “hesap verilmedi” denilebilecek bir örnek:
- TURKOVAC, Erciyes Üniversitesi ve Sağlık Bakanlığı’na bağlı TÜSEB iş birliğiyle geliştirildi, 22 Aralık 2021’de acil kullanım onayı aldı ve “yerli ve milli aşı” olarak büyük bir kampanyayla tanıtıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan aşıyı “tüm insanlıkla paylaşmaktan memnuniyet duyacaklarını” söylerken, dönemin bir AKP yetkilisi aşıya karşı çıkanları “kanı bozuklar” olarak nitelendirmişti.
- Ancak aşının üretim maliyeti hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı. CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in doğrudan maliyet sorusuna, dönemin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yalnızca “kat be kat düşük fiyat” gibi somut olmayan bir yanıt verdi. CHP Kocaeli Milletvekili Mühip Kanko’nun 2024’te Meclis’e taşıdığı “90 milyon yurttaşın vergisiyle üretilen bu aşıların akıbeti ne oldu, ne kadar para harcandı” sorusu da yanıtsız kaldı.
- Kaç kişiye uygulandığı bile net değil. Faz 3 çalışmalarına 846.451 kişi gönüllü başvurmuşken (istenen sayı yalnızca 40.800’dü), aşının fiilen halka açıldıktan sonraki kullanım rakamları çelişkili: bir açıklamada “150 bin kişiye yakın” uygulandığı, “600 bin doz dağıtıldığı” belirtilirken, bambaşka bir habercilik kaynağında bir sağlık merkezinin iki günde yalnızca 10 kişiye uyguladığı ve “Türkiye genelinde 400’ten fazla kişiye” uygulandığı aktarılmıştı — bu rakamlar arasındaki tutarsızlık, merkezi bir kamuoyu bilgilendirmesinin hiç yapılmadığını gösteriyor.
- Üretim, TÜSEB’in kurduğu SBT Sağlık Bilim ve Teknolojileri şirketine devredildi; ancak Sayıştay’ın 2021-2022 denetim raporlarına göre bu şirket art arda zarar etti (2021’de 17,5 milyon TL, 2022’de 8,1 milyon TL) ve faaliyetlerini DMO’dan aldığı avanslarla, borçla finanse etti — hatta sözleşmeden doğan damga vergisini ödeyebilmek için özel bankalardan kredi kullanmak zorunda kaldı.
- Üretimin bir bölümünün AKP’ye yakın bir isme devredildiği iddiası da ayrı bir tartışma konusu oldu (bir sonraki başlıkta detaylandırılıyor).
Sonuç: “Yerli ve milli aşı” olarak lanse edilen bir kamu projesinin toplam maliyeti, üretim miktarı ve fiilen kaç kişiye uygulandığı bugüne kadar resmi ve tutarlı biçimde açıklanmadı — bu, ABD’deki Open The Books/Kongre denetim mekanizmasının tam karşıtı bir şeffaflık boşluğu örneği.
4. Covid aşı araştırması adı altında kimler zenginleşti?
Bu soruda en somut iddia, TURKOVAC’ın üretim sürecine dair: CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, TURKOVAC’ın üretimi için kağıt üzerinde Koçak Farma ile anlaşma yapıldığını, ancak üretimin büyük bölümünün esasen hayvancılık sektörüne yönelik aşı üreten Dollvet adlı bir firmaya kaydırılması yönünde baskı yapıldığını iddia etti. Emir’in dikkat çektiği nokta, Dollvet’in Yönetim Kurulu Başkanı’nın aynı dönemde AKP’den Şanlıurfa milletvekili aday adaylığına başvurmuş olmasıydı. Emir, Sağlık Bakanlığı’na bu değişikliğin nedenini ve iki firma arasındaki ilişkiyi soran önergeler verdi; ancak bu iddiaların bağımsız bir soruşturmayla aydınlatılıp aydınlatılmadığına dair kamuoyuna yansıyan bir sonuç bulunmuyor.
Bunun ötesinde — ABD’deki EcoHealth Alliance/Wuhan Enstitüsü finansman zincirinde olduğu gibi, Türkiye’de “aşı araştırması” adı altında kamu kaynağının hangi özel şirketlere, hangi şart ve denetim mekanizmasıyla aktarıldığına dair kapsamlı, bağımsız bir mali izleme çalışması kamuoyuna yansımadı.
|
|
ABD (Fauci örneği) |
Türkiye (TURKOVAC/pandemi örneği) |
|
Mali bildirim zorunluluğu |
Var — 141 sayfalık resmi mali bildirim, bağımsız kuruluşlarca (Open The Books) analiz edildi |
Yok / dağınık — yalnızca Sayıştay’ın kurumsal denetim raporlarına ve milletvekili önergelerine sınırlı |
|
Parlamento sorgulama mekanizması |
Var — celp yetkisiyle, canlı yayınlanan komite duruşması |
yazılı soru önergeleri, çoğunlukla yanıtsız veya belirsiz yanıtlarla kapanıyor |
|
Bağımsız gözlemci/denetim kuruluşu |
Var — Open The Books gibi kuruluşlar mali kayıtları kamuya açıyor |
Yok — benzer işlevi gören bağımsız, düzenli bir izleme kuruluşu bulunmuyor |
|
Maliyet/üretim rakamlarının kamuoyuna açıklanması |
Kısmi ama mevcut |
TURKOVAC özelinde tamamen açıklanmadı |
Bu tablo, Fauci dosyasının ABD’de -ne kadar siyasallaşmış olursa olsun- işleyen bir hesap verebilirlik mekanizmasına sahip olduğunu, Türkiye’de ise benzer bir pandemi dönemi kamu harcaması ve kamu-özel sektör ilişkisinin aynı düzeyde bir kamu denetiminden geçmediğini gösteriyor.
5. Sanayi Bakanlığı ve TÜBİTAK’ın Kovid araştırmalarına verdiği milyonlarla hangi sonuçlar alındı?
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, pandeminin başında “Kovid-19 Türkiye Platformu” adıyla geniş kapsamlı bir Ar-Ge seferberliği başlattı. TÜBİTAK Başkanı’nın 2020’deki açıklamasına göre, platform bünyesinde 49 farklı kurum ve kuruluştan 436 araştırmacı, 8 aşı adayı ve 10 ilaç projesi üzerinde çalıştı. Bakanlık ayrıca öğrenciler için “STAR” burs programı başlattı ve bir bilimsel paylaşım portalı kurdu.
Somut, doğrulanabilir çıktı olarak öne çıkanlar sınırlı: - Favipiravir’in yerli sentezi — TÜBİTAK Başkanı’nın açıklamasına göre, Kovid-19 tedavisinde en yoğun kullanılan Favipiravir’in etken maddesinin yerli sentez yöntemiyle üretilip ruhsatlı bir ticari ürüne dönüştürülmesi, platformun somut başarı örneği olarak sunuldu. - TURKOVAC — 8 aşı adayından yalnızca biri (TURKOVAC/Erucov-Vac) acil kullanım onayına kadar ulaştı; yukarıda detaylandırdığımız gibi bu aşının da nihai maliyeti, üretim miktarı ve fiili kullanım rakamları hâlâ net değil. - Diğer 7 aşı adayı ve 9 ilaç projesinin akıbeti hakkında kamuoyuna sunulmuş bağımsız, sonuç odaklı bir değerlendirme raporu bulunmuyor — “hayvan deneylerini başarıyla tamamladı” gibi ara aşama açıklamaları var, ama bu adayların insan denemelerine geçip geçmediği, geçtiyse hangi aşamada durduğu sistematik olarak raporlanmadı.
Bütçe rakamı belirsiz kalıyor: Sanayi Bakanı’nın 2026’daki bir açıklamasına göre TÜBİTAK, son 23 yılda sağlık alanında toplam 14.344 projeye 82 milyar TL destek verdi — ancak bu rakam yalnızca genel bir kümülatif toplam; pandemi döneminin (2020-2022) Kovid’e özel Ar-Ge harcamasının ayrı, denetlenebilir bir dökümü kamuoyuna sunulmadı. Yani hem “ne kadar harcandı” hem “kaç projeden kaç tanesi somut bir ürüne dönüştü” sorularının ikisi de TURKOVAC örneğinde olduğu gibi büyük ölçüde yanıtsız.
6. “Kovid’i tedavi ediyorum” diyen şarlatanlara ne oldu?
İdari/reklam cezaları (nispeten hızlı işleyen mekanizma) — Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu, pandeminin ilk aylarında koronavirüse karşı koruduğu veya iyileştirdiği yönünde sağlık beyanıyla ürün tanıtan çok sayıda kişi ve firmaya idari para cezası uyguladı. En bilinen örnek: Seda Sayan, Şeyma Subaşı, Seren Serengil, Seray Sever, Ebru Akel ve Seda Akgül gibi tanınmış isimler, “No Attack” adlı ruhsatsız bir ürünü “koronavirüse karşı korur” ifadeleriyle tanıttıkları için kişi başı 104.781 TL para cezasına çarptırıldı. Kararda, sağlık beyanında bulunmak için Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’ndan izin alınması gerektiği vurgulandı. Benzer şekilde çamaşır suyu markası Domestos da abartılı virüs öldürme iddiaları nedeniyle Reklam Kurulu’ndan ceza aldı. Bu mekanizma nispeten hızlı işledi, ancak yaptırımlar idari para cezasıyla sınırlı kaldı — cezai bir kovuşturmaya dönüşen örnek kamuoyuna yansımadı.
Sahte doktorluk/tıbbi yetkisi olmadan “tedavi” vakaları — Bunlar doğrudan Kovid’e özel olmasa da aynı kategoriye giriyor: ruhsatsız kişilerin kendilerini doktor olarak tanıtıp tedavi uyguladığı, jandarma/emniyet operasyonlarıyla ortaya çıkan çok sayıda vaka var (örneğin Şanlıurfa’da inşaat işçiliği yapan birinin “muayenehane” işletmesi). Bu vakalar genellikle dolandırıcılık suçlamasıyla adliyeye sevk ediliyor, ancak sistemli bir “Kovid döneminde kaç sahte tedavi vakası tespit edildi” istatistiği yayımlanmadı.
En çarpıcı örnek — Türkiye’den ABD’ye kaçan vaka: İzmir doğumlu Serhat Gümrükçü, Kovid-19’u 48 saatte yok eden bir ilaç bulduğunu iddia ederek NASDAQ’da 600 milyon dolarlık işlem hacmine ulaşan Enochian BioSciences’in başına geçti; bu arada Türkiye’de dolandırıcılık suçlamasıyla aranırken ABD’ye kaçtığı ortaya çıktı. Şirketinde Dünya Sağlık Örgütü’nde görev yapmış tanınmış profesörlerin fotoğraflarını photoshop ile keserek kendi ekibinde çalışıyormuş gibi gösterdiği de belgelendi. Bu, Türk bir “şarlatanın” Türkiye’deki hesap sorma mekanizmasından kaçarak yurt dışında (ve düzenleyici boşluklardan yararlanarak) büyük çaplı bir sahtekarlık yürütebildiğinin somut kanıtı — tam olarak STAT’ın Ronald Fischer haberinde işlediğimiz “sınır ötesi kimlik/kredibilite doğrulama boşluğu” temasının Türkiye kaynaklı bir örneği.
7. Akademisyenler Üniversite gibi kurumlardaki araştırmaları acilen kurdukları yurt dışı şirketlere mi aktardı?
a) Oytun Erbaş vakası: Fizyoloji uzmanı Doç. Dr. Oytun Erbaş, salgının henüz Türkiye’ye ulaşmadığı Mart 2020’de, koronavirüsün “gen farkı” nedeniyle Türkiye’de büyük bir salgına yol açmayacağını iddia etti: virüsün akciğerde tutunduğu proteinin Asya ırkında daha fazla bulunduğunu, Türklerin ise Akdeniz, Macar ve Rumen kökenli “karışık” bir gen grubuna sahip olduğu için en fazla 10-20 kişiyi etkileyeceğini söyledi. Aynı açıklamada maske takmanın hastalığı önlemeyeceğini, hatta nem nedeniyle bulaşma riskini artırabileceğini de savundu. Salgın Türkiye’de yüz binlerce vakaya yol açtıktan sonra, Kasım 2020’de CNN Türk’teki bir programda sözlerinin “yanlış anlaşıldığını” öne sürerek “Türk geni demedim, Türkiye’de dedim” şeklinde bir savunma yaptı, ancak “genetik yapımız farklı, bu yüzden büyük bir salgın beklemiyordum” ifadesini de tekrarladı — yani iddiasının özünden vazgeçmedi. Erbaş, İstanbul Bilim Üniversitesi’nde görevliydi ve kendisini “Türkiye’nin Elon Musk’ı” olarak tanımlamasıyla da ayrıca eleştiri topladı. Bu vaka, bilimsel içerikli yanlış bilginin -hiçbir düzenleyici veya mesleki yaptırıma konu olmadan- geniş medyada uzun süre yayılabildiğinin çarpıcı bir örneği: Reklam Kurulu’nun “No Attack” ürününe uyguladığı türden bir ceza mekanizması, bilimsel görüş sunan bir akademisyenin yanlış-bilgilendirmesine hiç işletilmedi.
Bir Üniversite öğretim üyesi Sanayi Bakanlığından aldıkları fonlarla aşı yapacaklarını ve bu aının satışı için bir Balkan ülkesinde şirketkurduklarını açıkladı ama bu konuda herhangi bir soruşturma yapılmadı.
Yazarın Değerlendirmesi: Hızlandırılmış Onay ve Doğrulanmamış Güvenlik — Otuz Yılı Aşkın Bir Uyarının Sınavı
Prof. Dr. F. Cankat Tulunay: 23 Kasım 2019’da, henüz Wuhan’daki ilk vakalar dahi bilinmezken, Habertürk’ün “Gerçek Fikri Ne?” programında “Aşı reddi hak mı, tehlike mi?” ve “Aşı koruyor mu, hasta mı ediyor?” sorularının tartışıldığı bir bölümde konuktum. Aşıların toplum sağlığı açısından önemini kabul etmekle birlikte, hiçbir tıbbi ürünün eleştiriden muaf tutulamayacağını vurguladım; ilaç ve aşı ruhsatlandırmasında bilimsel kanıtın, şeffaflığın ve bağımsız denetimin temel ilke olması gerektiğini, klinik araştırmaların metodolojik kalitesinin, çıkar çatışmalarının açık beyanının ve farmakovijilans sistemlerinin güçlendirilmesinin önemini ifade ettim. Bilimsel eleştirinin aşı karşıtlığıyla karıştırılmaması gerektiğini, kanıta dayalı tıbbın eleştirel düşünceyi dışlamadığını belirttim.
O günkü panelde benimle birlikte, dört ay sonra “Türkler genetik yapıları nedeniyle Covid-19’dan büyük ölçüde etkilenmeyecek” diyecek olan Doç. Dr. Oytun Erbaş da vardı. Aynı masada, aynı soruyu — bilimsel iddiaların kanıtla desteklenmesi gerektiğini — tartışıyorduk; birimiz bunu bir ilke olarak savundu, diğeri birkaç ay sonra tam da bu ilkeyi çiğneyen bir iddiayla gündeme geldi. Bu tesadüf değil, aslında meselenin özünü gösteriyor: bilimsel kimlik veya unvan, iddianın doğruluğunu garanti etmiyor; garanti eden tek şey kanıt ve bağımsız doğrulamadır.
Eylül 2020’de, henüz hiçbir Covid-19 aşısı ruhsat almamışken, kamuoyuyla paylaştığım değerlendirme netti: bir mRNA aşısının normal düzenleyici süreçlerden geçerek piyasaya çıkması dört yıldan önce mümkün değildi. Bu, kehanet değil, aritmetikti. FDA’nın biyolojik ürünler için standart onay mimarisi — Faz 1 (güvenlik, küçük kohort), Faz 2 (doz-yanıt, orta ölçekli), Faz 3 (etkinlik ve nadir yan etkilerin yakalanabilmesi için binlerce gönüllü, genellikle 1-2 yıllık takip), ardından Biologics License Application (BLA) incelemesi ve onay sonrası (post-marketing) sürveyans — bu süreyi gerektirir. Bu süre, bürokratik bir gecikme değil, nadir görülen ama klinik açıdan önemli yan etkilerin istatistiksel olarak görünür hale gelebilmesi için gereken asgari zamandir. Binde bir veya on binde bir sıklıkta görülen bir yan etki, 30-40 bin kişilik bir Faz 3 çalışmasında neredeyse hiç yakalanamaz; ancak milyonlarca doz uygulandığında istatistiksel olarak belirginleşir.
İşte tam bu nedenle, Acil Kullanım Onayı (EUA) mekanizmasıyla aşıların Aralık 2020’de piyasaya sürülmesi, bilimsel açıdan bir “atlama” değil, bir bahisti: kısa dönemde gözlemlenen etkinlik ve güvenlik verisine dayanarak, henüz istatistiksel olarak görünür hale gelmemiş nadir riskleri kabul etme bahsi. Bu bahis, kamuoyuna ve karar vericilere her zaman bu açıklıkla sunulmadı — “güvenli ve etkili” ifadesi, sanki normal süreçlerin tamamlanmış olduğu izlenimini yaratacak şekilde kullanıldı.
Bugün elimizde ne var? FDA’nın 2025’te Pfizer (Comirnaty) ve Moderna (Spikevax) için zorunlu kıldığı güncellenmiş etiket, miyokardit ve perikarditin — özellikle 16-25 yaş arası genç erkeklerde milyon dozda ~38 vaka oranıyla — gerçek ve doğrulanmış bir risk olduğunu resmen kabul ediyor. Daha da önemlisi, kardiyak MR bulgularına dayanan takip çalışması, aşılamadan yaklaşık 5 ay sonra bile hastaların önemli bir kısmında anormal bulguların kalıcı olduğunu, ancak bu bulguların uzun dönem klinik ve prognostik öneminin hâlâ bilinmediğini belirtiyor. Bu son cümle, benim 2020’deki temel tezimin FDA’nın kendi ağzından tekrarı niteliğinde: hızlandırılmış onay, kısa dönem güvenliği makul ölçüde gösterebilir, ama uzun dönem güvenlik sorusunu yanıtsız bırakır — ve bu soru, ancak yıllar sonra, geniş ölçekli gerçek dünya verisiyle kapanabilir.
Bunun anlamı “aşı yaptırmayın” değildir. Kariyerim boyunca savunduğum ilke hep aynı oldu: kalite ve güvenlik varsayılamaz, doğrulanmalıdır. Bu ilke, aşı karşıtlığı değil, tam tersine düzenleyici sürecin dürüstlüğüne dair bir talep. mRNA aşıları, milyarlarca doz uygulanmış, ağır Covid-19 hastalığını ve ölümü büyük ölçüde azaltmış ürünlerdir — bu, sağlam epidemiyolojik veriyle desteklenen bir olgu. Ama bu olgu, “hiçbir belirsizlik kalmadı” anlamına gelmiyor. FDA’nın kendi belgesinde yazdığı gibi, kalıcı kardiyak MR bulgularının klinik önemi bilinmiyor — ve bu, beş yıl sonra bile hâlâ açık bir soru olarak duruyor.
Değerlendirmek ile doğrulamak arasındaki fark tam burada devreye giriyor. 2020’de bilim insanları ve düzenleyiciler, mevcut kısa dönem veriye dayanarak aşıların risk-fayda dengesinin olumlu olduğunu değerlendirdiler — bu değerlendirme, o dönem eldeki bilgiyle makuldü. Ama “değerlendirmek”, “doğrulamak” değildir. Uzun dönem güvenliğin doğrulanması, ancak zaman ve sistematik sürveyansla mümkündür — ve FDA’nın 2025 etiket güncellemesi, bu doğrulama sürecinin hâlâ tamamlanmadığının resmi kanıtıdır.
Bu neden Fauci dosyasıyla ve Türkiye ayağıyla aynı çerçeveye giriyor? Çünkü üçü de aynı yapısal soruna işaret ediyor: kriz anında hız ile doğrulama arasındaki gerilim, kurumsal şeffaflık mekanizmalarıyla yönetilmediğinde, hesap verebilirlik yıllar sonra, siyasallaşmış ve güven aşındırıcı bir biçimde geri dönüyor.
- ABD’de bu gerilim, Fauci’nin Kongre önünde Beşinci Madde’ye sığınmasına ve aşı güvenliği tartışmasının komplo teorileriyle iç içe geçmesine yol açtı.
- Türkiye’de aynı gerilim, TURKOVAC’ın maliyetinin ve kullanım rakamlarının hiç açıklanmamasıyla, “yerli ve milli aşı” söyleminin hesap verebilirlikten muaf tutulmasıyla sonuçlandı.
- ABD’nin mRNA aşılarında ise gerilim, hızlandırılmış onayın beraberinde getirdiği bilgi eksikliğinin, yıllar sonra siyasi bir “itiraf” (FDA’nın 2025 etiket zorunluluğu, RFK Jr.’ın aşı danışma kurulunu yeniden yapılandırması) biçiminde geri dönmesiyle sonuçlandı.
Üç örnekte de ortak reçete aynı: kriz anında hız gerekiyorsa, bu hızın beraberinde getirdiği bilgi boşluğu açıkça beyan edilmeli, bağımsız ve zaman sınırlı olmayan bir sürveyans mekanizmasıyla kapatılmalı, ve bu sürveyansın sonuçları -olumlu ya da olumsuz- gecikmeden kamuoyuyla paylaşılmalıdır. 2020’de eksik olan, aşıların kendisi değil, bu şeffaflık taahhüdüydü. Beş yıl sonra bugün, FDA’nın zorunlu etiket güncellemesi bunu doğruluyor.
*Kaynaklar: CNN, STAT News, NPR, The Hill, ABD Senatosu İç Güvenlik ve Devlet İşleri Komitesi resmi duruşma kaydı, House Oversight Committee (2024 alt komite raporu), Open The Books mali bildirim analizi, Nefes Gazetesi; Türkiye ayağı için: Cumhuriyet, Sözcü (Çiğdem Toker), Evrensel, T24, AA, TRT Haber, Sayıştay 2021-2022 denetim raporları, TBMM önerge kayıtları, Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu kararları, NTV/Memurlar.net (Serhat Gümrükçü), Gün+Partners hukuk bülteni; mRNA aşı güvenliği için: FDA Haziran 2025 zorunlu etiket güncellemesi, CBS News, Newsweek, The Medical Letter, TCTMD. Yazının hazırlanmasında AI desteği alınmıştır.






